Daha fazla tüketen, daha fazla para kazanmak ve daha fazla harcamak isteyen bir toplumun çocuklarını eğitmem gerekiyor, çünkü “hep daha fazlası” duygusundan kendini bir türlü alamayan genç nesil kendisini sonsuz bir mutsuzluğun içinde buluyor. Onlara fark ettirmem gereken asıl şey ise daima daha fazlasını istemenin acı vermekten başka bir şey olmadığı idi. Affluenza’nın sözlük anlamı “mutsuzluk virüsüdür”. Klinik anlamda psikologların buna “daha fazla sendromu’’dediklerini duydum.

Birçok kıyafeti olmasına rağmen hala giyecek bir şey bulamamaktan yakınan gençler, Arkadaşlar ile buluşmanın tek yeri sanılan alışveriş merkezleri, Mutluluğu gömleğinin sağ köşesindeki timsah işareti, bindiği arabanın markası ve kullandığı cep telefonunun son modelliği zanneden bir toplum, derslerden önce hızla yayılan bu mutsuzluk virüsünü yok etmem gerekiyor sürekli.

Çünkü mutsuz bir bireye ders veremezsiniz.

Maalesef bu virüs içinde israfı, kaygıyı, hatta gencecik bireyler arasında dahi borç kavramını arttıran sosyal anlamda hızla yayılan bir virüs.

Uzunyıllar, kelimenin tam anlamıyla aslında “her şeyi” olan binlerce öğrenci tanıdım. İş yerimin önü ders saatlerinde son model arabalarla, ders öncesi toplamak zorunda olduğum telefonları koyduğum çekmecem son model telefonlar ile dolup taştı. Bunca şeye sahipken hayatlarında eksik olan neydi sorusu kafamı sürekli kemirirken, gördüğünüz üzere dersim hiç bitmedi.

Hep bir şeyler eksikti bu çocukların hatta büyüklerin hayatında.

Oğlumu kreşe başlattığımda, haftanın bir günü evden oyuncak getirme günüydü. Öğretmen sıkıca tembih etti. Lütfen oyuncak gününde «yapılandırılmamış oyuncaklar» getirin diye.

25 yaşında genç ama öğretmen bir anne olarak, öğretmenin sözünü iyi ki de dinlemiş olmanın mutluluğunu şimdi 10 yaşında olan oğlumla vakit geçirirken hala yaşıyorum.

Oyuncak mağazalarında yüzlerce liraya satılan oyuncaklarla geçirilen vakit yerine, oğlumun benimle birkaç tahta parçasından kurduğumuz oyun alanında daha mutlu olduğunu, birkaç boya kalemi ve kâğıt parçalarıyla birlikte geçirilen saatlerde daha yaratıcı olduğunu gördüm. Yaşı kaç olursa olsun çocuğunuzun, ona yapılandırılmamış malzemeler sunarak hayatını kendisinin “yapılandırmasına” müsaade edin. Bu tüketim virüsünün en tehlikeli başlangıcı “Biz yapamadık, o yapsın, zamanında bizim yoktu, onun olsun “cümleleridir.

Bu zihniyet ile her şeyi satın alma düşüncesi beynine yayılmış, mutsuz bireyleri ellerimizle yetiştiriyoruz. Sonra parayla satın alınacak şeylere üzülen ve aslında parayla satın alamayacak kadar büyük değerlerin hiç farkında olmayan bireyler yetiştiriyoruz. Gün gelip de bazı şeylerin satın alınamayacağını görünce bu virüs çok tehlikeli boyutlara ulaşıyor.

Daha küçücükken her istediği satın alınmış bir ilkokul öğrencisinin, sınıf başkanlığı yarışında arkadaşlarına vaat ettiği pahalı oyuncakları gördüğümde anladım bu virüsün tehlikesini. Arkadaşlarını satın almaya çalışan ve bu konuda başarısız olan bir çocuk büyük hayal kırıklıkları yaşadığında ise hayata karşı çok büyük tepkiler veriyor. Bizlere gelen çoğu genç kendi kimliğini oluşturma döneminde olduğundan, bir öğretmen olarak doğru yolu gösterme dersim hiç bitmeyecek bu yüzden. Her şeyden önce zayıf kişilikleri ele almamız lazım. Mutsuzluğundan dolayı farklı arayışlara savrulan birçok genç tanıdım. Dışarıdaki zoraki değerleri değil, kendi değerlerini onlara göstermeye çalıştım.

Durumun ciddiyetinin farkında olan veliler oluşturmak istedim.

Amcam ne der, komşular ne der ile kendini geçmiş başkaları için ders çalışmak zorunda hissederek başarısız olan daralan yüzlerce psikolojiyi toparlamaya çalışırken gördüm ki bu çocukların hepsi kendilerini bağlayan prangaları attıklarında zihinlerini özgürleştirecekler ve ancak o zaman her ne için çalışıyorlarsa onda başarılı olacaklar.

Hayata Dair Komik Hikâyeler Serisi 2 UGG Kurdeşeni

Yıllar önce bir gün Ankara’nın hatırı sayılır kolejlerinden birinde 6. sınıfta okuyan bir kız öğrencim ile derse başladım. Yüzü, elleri, kolları her yeri döküntü içerisindeydi. Ders sonrasında kendisini almaya gelen annesine sorduğumda bana verdiği cevabı yıllarca unutamadım. Minik kız “UGG Kurdeşeni” dökmüştü. O sene her yerde moda olan ver orijinalini aldığını kanıtlamak için okula Ankara’da sadece X mağazada satılan poşetle gitmek zorunda olduğun bir çağa dönüşmüştü minicik yavruların dünyası. Annesinin maaşının yarısı eden o botu aldırmak için annesini ikna etmeye çalışırken ve annesi gel kızım bak aynısı şu mağazada da var derken tartışma çıkınca minicik beden o ayakkabıyı okula götürmesi gereken poşeti alabileceği mağazadan alamadığı için UGG kurdeşeni dökmüştü.

Evet, gördüğünüz gibi benim dersim hiç bitmeyecek, tanıdığım her minik kalbi, her tatlı zekâyı tüketim toplumunun esaretinden kurtarana kadar da bitmeyecek…