Bu yılın beni, ekip arkadaşlarımı ve öğrencilerimi en çok etkileyen olayıydı belki de.

İş yerine geldiğimde masanın üzerinde eski gri bir zarf. Kurye ile gönderilmiş. Üzerinde sadece gönderinin adı ve adresi var. Şahsıma gelmiş, adres itinalı bir el yazısı ile yazılmış. İlginç olan ve sebebini sonradan öğrendiğim; zarfın köşesi düzgün bir şekilde ufak bir üçgen şeklinde kesilmiş. Merakla içini açtım. Kimi zaman el yazısı ile yazılmış, kimi zaman bilgisayarla yazılmış İngilizce cümleler ve bir CD. Ne bir mektup ne de bu gönderinin amacını anlatan bir başka yazı. Hepimiz merak içerisinde kaldık. Kafamızdan çeşitli senaryolar üretsek de, gönderinin gerçek amacına ve kişisine ulaşmadan rahat edemedik. Kısa bir araştırmadan sonra gönderen kişinin telefonuna ulaşıldı ve kargosunu aldığımızı ancak bize neden böyle bir şey gönderdiğini merak ettiğimizi ilettik.

 

Telefonun ucundaki 80 yaşına merdiven dayamış emekli bir İngilizce öğretmeniydi. Tesadüfen gece yayınlarında tekrarlanan TV programlarımdan birini izlemiş, ülkemizdeki dil eğitimi konusundaki konuşmalarımı beğenerek beni takip etmiş ve sonunda adresime ulaşmış Gürbüz Bey.

 

Ertesi gün randevu alıp ziyaretine gittim. Bir TV programında konuşmuş olmamın, dil eğitimindeki yanlışlıklara bu kadar içten değinince aynı düşünceleri paylaştığımız bir değerle tanışmama vesile olacağı aklıma gelmezdi.

 

O günden sonra hayata biraz daha başka bakar oldum.

 

Ankara’nın köklü sokaklarından birinde, tam bir öğretmen evi. Bizi vals dansı yapan bir video ile karşıladı. Sadece eğitmen değil, gerçek bir öğretmendi ve o gün ben, yanımdaki ekip arkadaşlarım ve her yere giderken mutlaka götürdüğüm seçtiğim öğrencilerimden ikisi büyük hayat dersleri aldık.

 

Ve o gün, o hayatım boyunca unutmayacağım evde öğrendim ki;

 

Yaşamın her anını, her yönünü, sana sunduğu her şeyi seveceksin ki, 80 yaşına geldiğinde dahi mutlu olabileceksin,

 

Olmazlarla, neden olmadılarla vakit kaybetmeyip, şikâyet etmeyi bırakıp hayallerinin peşinden büyük bir kararlılıkla koşacaksın… Bu hayal aşkı uğruna Amerika’da yaşamak yerine Türkiye’nin bir köyünde öğretmenlik yapabilme cesaretini göstermek olmuştu Gürbüz Bey için.

 

Hayatın sana sunduğu her şeyi deneyecek, bilgin ve becerin olduğu her konuda bir şeyler yaptım, iz bıraktım diyebileceksin. İzci de oldum, hakemlik de yaptım diyerek evdekilere heyecanla dergi kupürlerini, yıllıkları, resimleri göstereceksin…

 

Bağımsızlığına da bir o kadar özen göstereceksin. Başkaları içinde değil, kendin için yaşarken, başkaları için değil, “senin” için yaşayan bir eş seçeceksin ki salonun ortasındaki yemek masasındaki yığılı kitaplara, karışıklığa laf edip bir misafir gelse ne der dırdırından uzak bir eşin olsun…

 

O kadar başarıya imza atmasına rağmen bir de baktım ki onaylanmak, övülmek gibi bir derdi yoktu. Sadece paylaşmak, mutlu olmak ve mutlu etmek için yaşıyordu.

 

Doğal olmanın beni bu kadar da güldürebileceğini ve mutlu edeceğini içinde yaşadığım yapay, yapmacık dünyadaki insanlar yüzünden ne denli unuttuğumu anlamıştım. Gerçekten gülmeyi ve güldürmeyi biliyordu

 

Eminim yaşının getirdiği fiziksel sıkıntıları vardı, ama hastalık hastası değildi. Öyle titiz, düzen takıntılı bir kişilikleri de yoktu karı koca. Belli ki hayat boyu verimli yaşamaya bakmışlar ve bu yüzden de inanılmaz yaratıcı bir kişilikti.

 

O hepimizi büyüleyen enerjinin nerden geldiğini sordular çıkınca çocuklar bana…

 

Cevap basitti aslında: Sadece ve sadece yaşamı sevmek ve yıllar önce ektiği kiraz ağacından bize ikram ettiği kirazlar ile bile mutlu olabilmek… Belli ki mutluluğu kovalayacağım diye yaşamını zehretmemiş, tam tersine sadece yaşamış ve mutluluk gelip onu bulmuş. Aşırı meraklıydı. Hayatı boyunca her şeye merak duymuş, araştırmış ve bu yaşta hala bilgisayar başında geçiriyor günün çoğunu. Her insan, her canlı, yaşadığımız her olay gördük ki aslında daha fazla öğrenmemiz için karşımıza çıkan fırsatlardı.

 

Kendisini, bir dinin, bir ırkın, bir milletin parçası olarak görmemişti hiçbir zaman, muhafazakâr bir yapısı olmasına rağmen 80 yaşında hala oruç tutan, kendisini tüm dünya ırkının bir parçası olarak gören bir dünya insanı vardı karşımızda diğerlerine göre değil, değerlerine göre yaşayan…

 

Körü körüne gitmemiş hiçbir şeyin peşinden, bir inancın, ya da bir kahramanın. Kahramanı kimi zaman o hala çok sevdiği eşi, kimi zamanda TV izlerken gördüğü kendisinden 45 yaş küçük bir İngilizce öğretmeni olabilir her an, herkes olabilir yeter ki verimli olmak istesin biri bu dünyada.

 

Peki, bana neden mi göndermiş o kargoyu?

 

İlk duyduğumdaki gibi şimdi de yazarken düğümlendi boğazım.

 

Hiç çocukları olmamış. İngilizce yazdıklarının mirası, bana kalsın istemiş.

 

Ben o gün o apartmandan insanlığın tek ihtiyacı olan şeyin aslında koşulsuz sevgi olduğunu bir kez daha anlayarak çıktım.

 

İşini, eşini, ülkesini koşulsuz bir sevgiyle seven Gürbüz Bey,

 

Bana göre dünyanın en zengin insanıydı.

 

Üzücü bir not: zarfın köşesini,

 

içinde zehirli gaz sanıp da

 

açmam diye yırtmış…

 

 

“Daha önce hiç sahip olmadığın bir şeye sahip

 olmak istiyorsan, daha önce hiç yapmadığın bir

 şeyi yapmalısın.”