Can Yücel’den

 

Hayatta ben en çok babamı sevdim.

Karaçalılar gibi yardan bitme bir çocuk

Çarpı bacaklarıyla ha  düştü, ha düşecek

Nasıl koşarsa ardından bir devin,

O çapkın babamı ben öyle sevdim.

 

Bilmezdi ki oturduğumuz semti,

Geldi mi de gidici hep, hep acele işi!

Çağın en güzel gözlü maarif müfettişi.

Atlastan bakardım nereye gitti,

Öyle öyle ezber ettim gurbeti.

 

Sevinçten uçardım hasta oldum mu,

Kırkı geçerse ateş, çağrırlar İstanbul’a,

Bi helalleşmek ister elbet, değil mi, oğluyla!

Tifoyken başardım bu aşk oyununu,

Oh dedim, göğsüne gömdüm burnumu.

 

En son teftişine çıkana değin

Koştururken ardından o uçmaktaki devin,

Daha başka tür aşklar, geniş sevdalar için

Açıldı nefesim, fikrim, can evim.

Hayatta ben en çok babamı sevdim.

 

 

17 Nisan 1940 ile 27 Ocak 1954 yılları arasında Türkiye’nin kaderini değiştirecek bir eğitim reformu yapılmış ve Köy Enstitüleri kurulmuştur. Bugün üzerinden neredeyse 75 yıl geçmiş olan bu eşsiz sistemin olumlu etkileri,Türkiye’de halâ yaşanıyor. Ya da bir başka deyişle ülkemiz köy enstitülerinin kapatılmasının olumsuz etkilerini görmeye devam ediyor. Yukarıdaki şiir Köy Enstitüleri’nin efsanevi kurucusu Hasan Âli Yücel’in oğlu, büyük şair Can Yücel’e aittir. Hasan Âli Yücel bir eğitim reformistidir. Sahip olduğu vizyon sadece Köy Enstitüleri ile sınırlı kalmamış, Ankara Tıp Fakültesi’nin Ankara Fen Fakültesi’nin, Devlet Konservatuvarı’nın kurulması, Yüksek Mühendis Okulu’nun İstanbul Teknik Üniversitesi’ne dönüşmesi, dünya klasiklerinin Türkçeye tercümesi onun sayesinde olmuştur. 41 yaşında başlayan ve 7 yıl 7 ay süren Milli Eğitim Bakanlığı döneminde, ülkemize daha pek çok aydınlık yol açmıştır. Saffet Pala, Sabahattin Eyüboğlu, Sabahattin Ali, Bedrettin Tuncel, Enver Ziya Karal ve Nusret Hızır gibi çok değerli edebiyatçı ve çevirmenlerle çalışarak, altı yılda 496 dünya edebiyatı klasiği ve felsefeci eseri dilimize kazandırılmıştır. Ayrıca dilin Türkçeleştirilmesi için büyük çalışmalar yapılmıştır. Pek çok bilim ve sanat terimi dilimize kazandırılırken imla kılavuzundan coğrafya terimlerine, Türkçe sözlükten tıp terimlerine kadar halen kullanılan kaynak kitaplar hala hayatımızdadır.

 

Eğitim reformu dediğimiz şeyin sistemli olarak yapılmaması ve son 17 yılda 6 kez bakan, 15 kez de müfredat değişmiş olması bize her şeyi gösteriyor. Her çatlakta bir yama yaparak ve yeni yollar deneyerek ilerleyen eğitim sistemimiz, 2019 itibarıyla ilk-orta-lise düzeyinde eğitim gören 18 milyon öğrenciyi her seferinde yap-boz tahtasına çevirmekten başka bir işe ne yazık ki yaramıyor.

 

Sayısı 21’e ulaşmış olan Köy Enstitüleri, 1944’ten sonra yılda 2000 kadar öğretmen yetiştirmiş olduğu halde iftira ve tartışmaların ortasında kalınca, 1946’da kapatıldı. Mottosu “Eğitim, üretim içindir” olan Köy Enstitüleri’nin ileri görüşlülüğünü, bugün üretim yapmadığı için can çekişen ekonomimize bakarak anlamak çok kolay. Tarım, hayvancılık, zanaat, sanat gibi konularda geleceğini garantileyen, bilgi ve becerileriyle kimseye muhtaç olmadan yaşamını kurgulayacak gençler yetişiyordu. Bu çok da istenilen bir şey değildi. Ne de olsa kendine yeten adamı yönetmek zordu ama bağımlı bir milleti yönetmek çok kolaydı. Bir kaynakta Amerikan istihbaratının “Dikkatli olun.

Türkler büyük bir eğitim atılımıyla geliyor” uyarısı aslında her şeyi çok güzel özetliyor. Cehaletin sürdürülmesi de bir proje çünkü. Anlayan, düşünen, öğrenen ve sorgulayan bir halk kimler için tehlike oluşturuyordu ki, UNESCO bile 1940 yılında bizim eğitim modelimizi örnek gösteriyormuş.

 

Köy Enstitüleri ders programında neler var diye biraz araştırdığımda, derslerin kültür dersleri, ziraat dersleri ve teknik dersler olarak üç grupta yapıldığını öğrendim.

 

Programda yer alan kültür dersleri; Türkçe, Tarih, Coğrafya, Yurttaşlık Bilgisi, Matematik, Fizik, Kimya, Tabiat ve Okul Sağlık Bilgisi, Yabancı Dil, El Yazısı, Resim – İş, Beden Eğitimi ve Ulusal Oyunlar, Müzik, Askerlik, Ev İdaresi ve Çocuk Bakımı, Öğretmenlik Bilgisi, Zirai İşletme Ekonomisi, Kooperatifçilik olarak belirlenmiş.

 

Programda ziraat ders ve çalışmaları için verilen dersler; Tarla Ziraatı, Bahçe Ziraatı, Sanayi Bitkileri Ziraatı ve Zirai Sanatlar, Zootekni, Kümes Hayvancılığı, Arıcılık ve İpek Böcekçiliği, Balıkçılık ve Mahsulleri.

 

Teknik dersler ve çalışmaları; Demircilik ve Nalbantlık, Dülgerlik ve Marangozluk, Yapıcılık, Köy Ev ve El Sanatları, Makine ve Motor Kullanma dersleri şeklinde müfredata konmuştu.

 

Kültür derslerine ayrılan zaman haftada 22 saat ve bir öğrencinin beş yılda devam edeceği kültür dersleri saat sayısı toplam 5060 saat olarak düzenlenmiş. Kültür dersleri arasında ağırlık 736 saat ile Türkçe, 598 saat ile Matematik, 460 saatle Müzik, 414 saatle Yabancı Dil, 368 saatle Askerlik, 368 saatle Tabiat ve Okul Sağlık Bilgisi ve Öğretmenlik Bilgisi dersleri izliyordu. Tarih, Coğrafya ve Yurttaşlık Bilgisi derslerine ayrılan zaman 690 saat olarak görülüyormuş.

 

Ders seçimleri ve nedenleri üzerine uzun uzun düşündüm. Kapsamı, müfredatta Türkçeye, Matematik ve Müziğe ayrılan zamanı, yabancı dile verilen önemi görünce “nereden nereye” demeden edemiyor insan. Çok hazin. Gözlem, deney, araştırma, sorgulama, tartışma becerisi kazanan, bir enstrüman çalan, kitap okuyan, yabancı dil bilen ama çalışmak – üretmek için yine köyüne dönmek isteyen, iş sevgisi-sorumluluğu olan, çalışana saygı duyan kişiler yetiştirmeyi başaran bu programı 1946’da kapatmışlar. 1953 yılına kadar yani Hasan Âli’den sonraki bakanlar ve hükümetler kademeli olarak programları değiştirerek 1954 yılında Öğretmen Okulları ile birleştirip, tamamen işlevini yitirmesi sağlanmıştır. 1946’dan sonra ilk yapılan değişikliklerden biri yabancı dilin “seçmeli” derse dönüştürmesiydi. Yabancı dili bu gereksiz görme vizyonsuzluğu koca bir ülkeyi topyekûn dilsiz bırakmıştır. Bu yabancı dile yaban kalma işinin temelleri görüldüğü gibi çok derinlerde bir yerde. O dönem TBMM’de vekil olan bir zatın “Bineceğim eşeğin benden akıllı olmasını istemem” sözü, bugüne “ Cahil halk ülkeyi ayakta tutacak. Okuma oranı arttıkça beni afakanlar basıyor” diyebilen bir Rektör Yardımcısı ile geldi. Düşünmeyi öğrenmenin yegane yolu “eğitim.” Yurt sevgisi için tarih bilgisi, sanat duygusu şart. Savaştan çıkmış yepyeni bir cumhuriyette kısa bir sürede 17.251 Köy Enstitülü öğretmen yetiştirmeyi başaran bu ülke şimdilerde atanamayan öğretmenlerin trajedilerini izliyor.

 

Öğretmenlerimize değer verelim. Bunu lütfen hiç unutmayalım.